Dünya tarihine baktığımızda, Rusya'nın savaş stratejisinde coğrafyanın, iklimin ve zamanlamanın her zaman önemli bir rol oynadığını görürüz. Rusya'nın en büyük avantajlarından biri, geniş topraklarının sağladığı stratejik derinlik ve sert iklim koşullarıdır.
İkinci Dünya Savaşı bunun en çarpıcı örneklerinden biridir.
Alman ordusu, Avrupa'nın büyük bölümünü kısa sürede işgal etmesine rağmen Sovyet topraklarında beklemediği bir direnişle karşılaştı. Geniş coğrafya, ağır kış şartları, ikmal hatlarının uzaması ve Sovyet ordusunun direnişi Alman ilerleyişini durduran başlıca etkenler oldu.
Alman mühendisler, ordunun ağır kış şartlarında hareket kabiliyetini koruyabilmesi için motorların soğukta çalışmasını sağlayan çeşitli teknik çözümler geliştirmek zorunda kaldılar. Ancak bütün bu teknolojik çabalara rağmen doğanın ve coğrafyanın oluşturduğu zorlukları aşamadılar.
Sovyetlerin geri çekilirken uyguladığı yakıp yıkma, yani yakılmış toprak stratejisi de Alman ordusunun ilerlediği bölgelerde yiyecek, yakıt ve barınma imkânı bulmasını zorlaştırdı.
Rusya, yalnızca silah gücüyle değil, coğrafyasını ve zaman faktörünü kullanarak da savaşmayı bilen bir devlet olduğunu tarihe gösterdi.
BUGÜNÜN RUSYA'SI VE UKRAYNA SAVAŞI
Bugün benzer bir stratejik yaklaşımın Ukrayna savaşında da farklı biçimlerde karşımıza çıktığını görüyoruz.
2014 yılında başlayan Rusya-Ukrayna çatışması, 2022 yılında geniş çaplı bir savaşa dönüştü. Aradan geçen yıllar, yalnızca Ukrayna'nın değil, Avrupa'nın da siyasi ve ekonomik geleceğini derinden etkiledi.
Avrupa Birliği ülkeleri, Ukrayna'ya askerî, ekonomik ve mali destek sağlamak için büyük kaynaklar ayırdılar. Ancak bütün bu desteğe rağmen savaşın kesin bir sonuca ulaşmaması, Avrupa'nın stratejik hesaplarını yeniden gözden geçirmesine neden oluyor.
Burada önemli bir soru sormak gerekiyor:
Bu savaş kimin lehine gelişiyor?
Rusya'nın Ukrayna karşısındaki askerî ve siyasi hedefleri henüz bütünüyle gerçekleşmiş değil. Bununla birlikte savaşın uzaması, Avrupa ekonomileri üzerinde enerji maliyetleri, savunma harcamaları, enflasyon ve ekonomik belirsizlik gibi ciddi baskılar oluşturdu.
Avrupa halklarının hayat pahalılığı ve ekonomik sıkıntılarla karşı karşıya kalması, savaşın bedelinin yalnızca cephede ödenmediğini açıkça gösteriyor.
Rusya açısından zamanın önemli bir stratejik unsur olduğu söylenebilir. Çünkü uzun süreli savaşlar, yalnızca orduları değil, onları destekleyen ülkelerin ekonomik ve siyasi dayanıklılığını da sınar.
Geçmişte enerji kaynakları konusunda yaşanan gelişmeler de Rusya'nın petrol ve doğal gaz gücünün uluslararası siyasette ne kadar etkili olduğunu ortaya koymuştur.
Dolayısıyla Ukrayna savaşı, sadece iki ülke arasındaki bir askerî mücadele olarak değerlendirilmemelidir. Bu savaş aynı zamanda Avrupa'nın enerji güvenliğini, ekonomik geleceğini ve küresel siyasetteki ağırlığını sorgulatan bir gelişmedir.
SESSİZ YÜKSELEN GÜÇ: ÇİN
Dünyadaki güç dengelerini değerlendirirken gözden kaçırmamamız gereken bir başka ülke ise Çin'dir.
Rusya-Ukrayna savaşı devam ederken, Orta Doğu'da İran, Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail arasında yaşanan gerilimler de uluslararası gündemi meşgul etmektedir.
Peki bütün bu gelişmelerin ortasında Çin ne yapıyor?
Çin, doğrudan büyük bir askerî çatışmanın içine girmeden ekonomik, teknolojik ve askerî gücünü artırmaya devam ediyor. Özellikle üretim kapasitesi, ticaret hacmi, teknoloji yatırımları ve küresel ekonomik ilişkileri sayesinde dünyanın en önemli güç merkezlerinden biri hâline gelmiş durumda.
Bir başka ifadeyle, dünyanın farklı bölgelerinde yaşanan çatışmaların oluşturduğu ekonomik ve siyasi boşluklardan Çin'in stratejik avantaj elde etmesi mümkün oluyor.
Amerika Birleşik Devletleri ise Asya-Pasifik bölgesinde Çin'in yükselişini dengelemek amacıyla Japonya ve diğer bölgesel müttefikleriyle askerî iş birliğini güçlendiriyor.
İkinci Dünya Savaşı'nda atom bombalarının hedefi olan Japonya, savaş sonrasında oluşturulan anayasal ve siyasi düzen çerçevesinde uzun yıllar sınırlı bir askerî yapılanmayla hareket etti.
Ancak bugün Japonya'nın savunma politikalarında önemli değişiklikler yaşanıyor. Savunma bütçesini artırması ve askerî kapasitesini geliştirmesi, Asya'daki güç mücadelesinin yeni bir boyuta taşındığını gösteriyor.
Dünya yeniden büyük güçlerin nüfuz alanlarını belirlemeye çalıştığı bir döneme giriyor.
DÖRDÜNCÜ GÜÇ: İSLAM DÜNYASI NEREDE?
Gelelim asıl üzerinde durmamız gereken meseleye...
Dünyada Amerika, Rusya, Çin ve Avrupa gibi güç merkezleri kendi çıkarları doğrultusunda hareket ederken, yaklaşık 60'ı aşkın Müslüman ülkenin oluşturabileceği potansiyel gücü neden göremiyoruz?
Elbette burada sözünü ettiğimiz dördüncü güç, askerî veya ekonomik anlamda bugünkü mevcut durum değil; İslam dünyasının sahip olduğu nüfus, coğrafya, enerji kaynakları, ticaret yolları ve stratejik imkânların oluşturabileceği potansiyeldir.
Ne yazık ki Müslüman ülkeler, ortak hareket etme ve tek bir ümmet bilinci etrafında birleşme konusunda ciddi sıkıntılar yaşamaktadır.
Diğer küresel güçler yeni ekonomik ve siyasi düzenin kurallarını belirlemeye çalışırken, İslam ülkeleri çoğu zaman kendi aralarındaki anlaşmazlıklarla meşgul olmaktadır.
Halklarından uzaklaşan yönetimler, dış politikada bağımsız ve ortak bir irade ortaya koymakta zorlanmaktadır. Bu durum, İslam coğrafyasının uluslararası siyasette hak ettiği ağırlığı kazanmasının önündeki en büyük engellerden biridir.
Oysa Müslüman ülkeler; enerji kaynakları, genç nüfusları, stratejik konumları ve ekonomik imkânlarıyla dünya siyasetinde çok daha güçlü bir konumda bulunabilirler.
Bunun için öncelikle siyasi bağımsızlık, ekonomik iş birliği, karşılıklı güven ve ortak bir gelecek vizyonu gerekmektedir.
MEKKE İTTİFAKI VE BÖLGESEL BİRLİK ARAYIŞI
Son dönemde gündeme gelen Mekke merkezli iş birliği ve ittifak arayışları, İslam dünyası açısından dikkatle değerlendirilmesi gereken gelişmelerdir.
Bu tür girişimlerin yalnızca birkaç ülkeyle sınırlı kalmayıp zamanla daha geniş bir iş birliğine dönüşmesini temenni ediyorum.
Ancak temenniler tek başına yeterli değildir. Önemli olan, bu girişimlerin gerçek anlamda bağımsızlık, karşılıklı güven ve ortak çıkarlar temelinde gelişmesidir.
Bu noktada Türkiye-Azerbaycan ilişkileri de büyük önem taşımaktadır.
İki ülke arasındaki tarihî, kültürel ve stratejik bağların korunması yalnızca iki devletin değil, bütün Türk dünyasının ve bölgesel istikrarın geleceği açısından önemlidir.
Son dönemde ilişkiler hakkında ortaya çıkan soru işaretleri ve tartışmaların sağduyuyla ele alınması gerekir. Bu tür meseleleri herhangi bir topluluğa veya kökene yönelik dayanaksız suçlamalarla açıklamak yerine, somut siyasi gelişmeler, diplomatik tercihler ve karşılıklı çıkarlar üzerinden değerlendirmek daha doğru olacaktır.
Çünkü birlikteliklerin en büyük düşmanı, karşılıklı güvensizliktir.
SONUÇ: YENİ DÜNYA DÜZENİNDE BİZ NEREDEYİZ?
Bugün dünya yeniden şekilleniyor.
Rusya coğrafyasını ve enerji gücünü, Çin ekonomik ve teknolojik kapasitesini, Amerika askerî ve siyasi nüfuzunu, Avrupa ise ekonomik ve kurumsal gücünü korumaya çalışıyor.
Peki İslam dünyası ne yapıyor?
Sahip olduğu büyük potansiyeli ortak bir güce dönüştüremeyen Müslüman ülkeler, küresel gelişmeleri çoğu zaman seyretmekle yetiniyor.
Oysa mesele yalnızca güçlü bir orduya veya büyük bir ekonomiye sahip olmak değildir. Asıl mesele, ortak akıl, ortak irade ve ortak gelecek hedefi oluşturabilmektir.
Unutmayalım ki dünya siyasetinde güçlü olanlar yalnızca kaynakları fazla olanlar değil, sahip oldukları kaynakları ortak bir stratejiyle kullanabilenlerdir.
İslam dünyasının artık kendi geleceğini başkalarının belirlemesini beklemek yerine, kendi geleceğini belirleyecek bir irade ortaya koyması gerekiyor.
Aksi takdirde yeni dünya düzeni kurulurken yine masanın etrafında oturanlardan değil, alınan kararların sonuçlarına katlananlardan olacağız.
Saygılarımla,
Halis Kökten






















Yorum Yazın
Facebook Yorum